8 Mayıs 2012 Salı

staj-1


Evet şu an ilk stajımı yaparken yazıyorum bu yazıyı. Cubicle sistemle oluşturulmuş oturma planı içinde buldum kendimi. Sıkıcı mı hayır ama oldukça sessiz olduğu kesin. Herkesin yoğun bir can sıkıntısı olduğu halde işine konsantre olmaya çalışıyor. Bazıları ofluyor bazıları nasıl yetiştiricem bu haberi telaşında. Kısacası herkesin mutlu olduğu bir yer değil burası, herkes para olarak adlandırdığımız o “şey” yüzünden buraya kıstırılmış. Saatlerce bilgisayara bakıp yazı yazanlar, yazılanları düzeltenler burada. Bir de uzaktan haber gönderenler var. sadece onlara verilen sorularla roportaj yapıyor daha sonra çözümlenmesi için gazeteye yolluyorlar. Roportajın yarısı zaten geyik muhabbeti dediğimiz boş konuşmalarla dolu ama yinede büyük bir sabırla deşifre ediliyor o haber. Bazıları uğraşırken bazıları işte anlattığım gibi rahat. Hele gazetenin yayınlanacağı zaman herkesin yaşadığı o stres inanılmaz oluyor. Gece geç saatlere kadar yazılar yazılıyor, kontrol ediliyor. Defalarca aynı cümle okunuyor, yanlış kelime aranıyor. 
Bu telaşın içinde herkesin tek dostu var : sigaraları. Bir odaya girip bütün sinirleriyle ve düşünceleriyle doyasıya sigarayı içlerine çekiyorlar. Onların yüz ifadelerini izliyorum. Çoğu çok derin bakıyor uzağa, düşünceli. Eğlence kimi zaman oluyor doğum günleri falan kutluyoruz ama dediğim gibi genelde kimse “mutlu” değil büyük bir bıkkınlık var her birinde , bir taraftan da zorunluluk. Bırakıp gidemiyorlar da çünkü bir hayat var götürmeleri gereken. Yazdıkları yazılar sayesinde hayatları iyi kötü devam ediyor. Kısaca işte kıstırılmışlık dört bir tarafta. 
ne kadar zor.
Bir hayat kazanmak veya kazanmaya çalışmak. 

18 Nisan 2012 Çarşamba

bos sayfam

Bazi kitaplar birden cok sey anlatir insana ama o an anlamayiz onun anlatmak istedigini, icinde barindirdigi tuttugu o gizli anlamlari. Daha sonra gunler,haftalar,aylar hatta belki yillar gecer doner bakariz onlara. Bizim algimizin genislemesiyle onlari anlama kapasitemiz de gun gectikce biz farkinda olmadan artmistir. Tekrar elimize aliriz, altini cizdiklerimize bakariz. Su an hala boyle dusunuyor muyuz acaba, hala oldugumuz yerde miyiz yoksa artik o cizdiklerimizi geride mi biraktik ? Kendi adima konusmam gerekirse evet geride biraktim, birakmisim daha dogrusu farkinda olmadan bircogunu. Zamanla, yasayarak , ogrenerek belkide. Neden o zaman boyle dusunmusum diye soruyorum kendime, beni bu dusunceye iten nedenler neydi ben neden bunlarin altini cizmisim neden uzgunmusum veya neden bu kadar mutluymusum. Bana bu duygulari yasatan(lar) kimdi ve bugun nerdeler, ne yapiyorlar ? Neden bu kadar hizli donen bir dongu var ve ben bunun neresindeyim beni ne kadar etkisi altina alabiliyor ?
Hepsi sanki bilinmez yollar ve ben bu yolun baslangicinda yasadiklarimi unutmayacagim derken su an en kucuk bir parcayi hatirlamak icin bile guc sarfetmek zorunda kalabiliyorum. O cumleler hayatimin onemiyken ve ben onlari hep en bastan okumayi severken su an bakip anlam veremiyorum, siliyorum. Belkide gecmisi siliyorum o cumlelerle , yasadiklarimi veya yasayamadiklarimi , umutlarimi , umutsuzluklarimi , sevigimi, sevgisizligimi, mutlulugumu , mucizemi , kendimi ve onu, seni. Ama hep yeniden okuyorum, baska seyleri bu sefer onemsedigimi goruyorum. Mesela anlamsizligi, dinginliği, tek biriyle bulduğum huzuru, gulusumu. Degismisim diyorum evet bulundugum konum , insanlar degistirmis beni. Nasil biri yapmis peki ?
Buna kendim cevap veremiyorum, baskalarina birakiyorum sayfami.

30 Mart 2012 Cuma

beni yeniden sev-ask yazisi degildir.

Sanatin her alani insani gelistirir. Sanat ve kollari varoldugu surece kisi gorsel,duygusal ve zihinsel olarak her gecen gun gelisir. Yazmak, calmak, boyamak, oynamak ve daha bir cogu kucuk eylemler olsa da bireyi farkinda olmadan eskilerden koparip yeni kapilar acar, ona bilmedigi bir dunyayi kendi yorumuyla gosterir ve gerisini kisiye birakir. Mesaji hisseden devam eder acilan bu yoldan fark edemeyen ise sikiciliga bogar kendini, etrafinda donen renkli, konusmalari ve duygulari gormeden yasar hayatini.
Ben olabildigince hayatimin belirli koselerine sanati yerlestirmeye ozen gosteriyorum, etkinlikleri olabildigince takip etmeye calisiyorum. Gittigim her sergi her film her tiyatro her konser beni bir adim daha ileri atiyor cunku eminim. Her seyden once kendim icin yapiyorum hepsini istedigim icin sanati hayatimda ilerliyorum onun yolunda. Bazen mutlulugu bir sinema salonunda bulurken bazen bir sergide renklerle bulusarak buluyorum. Yapilani anlamaya calismak duygusunu kendime gore yorumlamak bana mutluluk veriyor bazen de sasirtiyor. Buyuk bir hayranlikla izliyorum her birini.
Pazartesi gunu Ali Poyrazoglu'nun yeni oyununa gittim, Beni Yeniden Sev. Daha cok yeni olan bu oyunu gazetede Ali Poyrazoglu'yla yapilan bir roportajda okumustum ve gidip hemen bilet almistim. Sonunda o gun geldi ve oyunla bulustuk. Ali Poyrazoglu yine butun ustaligini oyununda gosterdi, bahari ve askin gelisini seyircilerine sundu ve buyuk bir zevkle izlendi. Oyunda ayni zamanda kadina siddete ve egitime yonelik derin mesajlar veriliyor bu yonuyle de baya bir begeni topluyor. Oyuncular arasinda gecen dialoglar ve alt mesaj olarak baharla beraber askin coskusu bir matematik ogretmeni tarafindan seyircilere aktariliyor . Bu oyunla baharin yaninda aski da bizlere butun heycaniyla getirdigini anliyoruz. Oyunun sonunda Ali Poyrazoglu'nun tiyatroyla ilgili bir sozu cok hosuma gitti. Tiyatro icimizdeki cocuklardir, siz kendi icinizdeki cocugu buraya getiriyorsunuz biz de icimizdeki cocugu buraya getiriyoruz ve onlari burada karsilastiriyoruz,oyunlarini oynuyorlar diyerek yorumladi. Seyircilerini de birer oyuncu olarak yorumlamasi ve kendi oyunun icine bizleri de bir sekilde katmasi hosuma gitti. Oyunun sonunda hepimizin basina ask dussun diye bagirarak ve seyircilerden de ayni tepkiyi alarak bitirdi. Salondan suratimda buyuk bir gulumseme ve rahatlikla ciktim.
2 saatlik degerli paylasim bana iyi gelmisti hatta ertesi gun vizem oldugunu bile bana unutturmustu.
Gidin ve baharla beraber yeniden sevin.

14 Mart 2012 Çarşamba

iki ses hayatimdaki

Arkadas onemlidir,evet oyledir. Arkadasliktan ote dostluk onemlidir. Dostluk dedigimiz kavram gunumuzde sekilden sekile girse de benim icin anlamini hayatimda sadece iki kisiyle kazaniyor ve hic kaybetmeden devam ediyor. Birisine dost demek, ona benligini korkmadan birakabilmek onemlidir. Uzun zamanlar gecmeli bu kadar teslimiyet icin, kirilmaz bi guven belki de, yipranmayan bi sevgi bazen.Yaslandigin duvar saglam olmali seni her durumda kaldirabilicek bi alt yapi barindirmali icinde. Tam ona dayanmis ve artik bu kadar yeter derken hayir devam ediceksin diyip seni yerinden kaldirmali yeri geldiginde.
Hayatimdaki bu iki insan sanki kacis yerlerim, kalabaliktan kurtuluslarim bazen kendimi buldugum yerler. Herkesin fazla geldigi ve konusmalarin kafamda buyudugu zamanlarda onlarin konusmasi beni kendime getiren, beni kuvvetlendiren ve en onemlisi beni bana her seferinde bastan anlatan renkli iki ses. Konusmalarinin her cumlesinde beni ne kadar iyi tanidiklarini kanitlayan seslerden. Digerlerinden farkli, daha icten ve duru,saf. Kendimi kolayca onlara birakip korkmadan gidebilirim, benim yukumu tutmaya hazirlar.
Bu iki degerli dosta sahip oldugum icin cok sansliyim ve mutluyum. Bazi insanlar bir insanin hayatinda birden fazla anlam ifade eder ya iste benim hayatimdaki bu iki seste boyle. Bir sesle su an ayri yerlerden birbirimize seslensekte bana yoklugunu hicbi sekilde hissetirmeyen biri o, hep benimle sekiz senedir oldugu gibi, gitmemis gibi. Bazen keske burda olsaydi dedigim zamanlar olsa da alismaya calisiyorum onsuzluga. Kimsenin onun gibi anlamadigi zamanlar da en cok koyuyor onsuzluk bana ama bir mesajla cogu zaman o bana yine ben burdayim diyor. Onunla ilk asklarimiz oldu, farkli duygulari biz beraber tattik onunla. O benim bana hic benzemeyen ama aslinda ayni oldugum diger bir yarim, destegim. Diger ses ise kucuklugum, benimle buyuyen, benimle yuruyen, benimle yemek yiyen, benimle yuzen, benimle resitaller veren kisaca kucuk bir ben. Ben de kucuk bir o'yum sanki. Biz onunla tamamliyoruz cogu seyimizi, beraber ogreniyoruz, destek oluyoruz. Hayatin oyunlarini beraber cozmeye calisiyoruz ve en onemlisi gulebiliyoruz biz. Hayatla dalga gecebiliyoruz.
Kisaca ben hayatimin cogu anini onlarla anlamdirdim ve anlamdiriyorum.
Sesleri hicbir zaman kisilmadan, hatta bazen yukselerek yanimdalar. Beni oldugum gibi kabul edip benimleler nerdeyse her onemli animda, her zamanimda. Ikisi de benim gulusum,nesem. Ikisi de birer ben sanki hayatimda. Sahtelikler diyarinda iki gercegim, iyi ki benimlesiniz.
Sizi seviyorum.

6 Mart 2012 Salı

i see la vie en rose

http://www.youtube.com/watch?v=8IJzYAda1wA

je vois la vie en rose, louis armstrong yorumuyla soylenen bu sarki her dinledigimde beni kendi dunyasina goturup geri  getirmek istemiyor sanki. Severek izledigim ve genelde Edith Piaf'in yorumuyla dinlemeye alisik oldugumuz la vie en rose bu haliyle de bir baska guzel. Siyah beyazliga gidiyorum sanki, eski donemlere ziyarete. Ozellikle baslardaki piyano ve daha sonar gelen trompet sesi bir cok seyi anlik unutturmaya deger. Gunluk tempodan siyrilarak kendinize 3 dakikalik bir ara verebilirsiniz. Ayrica sarkinin ingilizce yorumlanmis halini de dinlemek alisilmistan farkli tatlara sizleri goturuyor. Farkli yorum,farkli ritm,farkli ses
this is la vie en rose...

26 Şubat 2012 Pazar

x

bir dakika,bir sozcuk.bir sen bir ben.
ne onemli ne genis konular.
Ozdemir Asaf

24 Şubat 2012 Cuma

muzik gezegeniniz

Her muzik enstrumaninin insan hayatina bir sey kattigini dusunuyorum. Iyi veya kotu fark etmez. Eger ondan cikan herhangi bir nota sizi uzaklara goturup geri getirmek istemiyorsa degistiriyordur,sadece siz farkinda degilsinizdir. Benim piyanoya baslamam annemin israrlari sonucunda oldu iyi ki de olmus. Ilk zamanlarda bana eziyet gibi gelen piyano odevleri ve verilen resitaller gun gectikce guzel anilara ve hizli yasanan heycanlara donustu. Sahneye ciktigimdaki o heycanim sanirim ileride insanlara anlatacagim derin bir ani olarak benimle kalacak.
 Bir seyler uretmek, her basilan piyano tusu sonunda bir butun elde etmek gibisi yok. Yarim baslayan bi parca bir butune donustugu zaman ve sizi calarken kendisiyle beraber goturdugu zaman guzeldir iste. Hele dinleyeciler de sizinle beraber geliyorsa basariyorsunuzdur bazi seyleri. Muziginizle ilerliyorsunuzdur,hep beraber.
 Muzige adim atmanin yasi olmadigini dusunuyorum. Her an herkes bi muzik aletini eline alip onu istedigi gibi calmaya baslayabilir. Hem de kural bilmeden, en guzeli. Kendince istedigi gibi. Zaten bir noktadan sonra baglandigini hissettiginde yardim alacaktir. Onemli olan o atilan ilk adimdir,ilk karardir. Geri donus serbest, notalar serbest, melodi serbest, hata serbest, yaris yok sadece siz ve o. -o ve siz(in) Kisaca muzik serbest, muziginiz ozgur. Yeter ki isteyin ve sevin. Kendi gezegeninize muzikle gidin.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Ciddiyetsizlige ve cocukluga davetiye,The Muppet Show

Nolursa olsun insanin cocuk tarafinin her zaman onunla kalmasindan yanayim. Her zaman ciddi ve gulerken dusunen insanlar olmamaliyiz. Bazen de cocukca seylere gulmeliyiz, yorucu tempodan kurtulusu bi sinema salonunda muppetlari izlerken bulmaliyiz. Cunku ciddiyetin de bitmesi ve dinlenmesi gereken yerler var. En diplere ittigimiz kucuklugumuz aslinda hep bizimle, hep eglenmeye ve gulmeye hazir tipki ilk yaslarimizdaki gibi. Ciddi ve yogun maskelerinizi cikartip sinema salonuna girin ve Muppetlari izleyin. Zevk alacaksiniz ciddiyetsizlikten, dusunmemekten ve cocukluktan. Deneyin.

13 Şubat 2012 Pazartesi

yorgun insanlar olarak bizler.

Aslında büyüyoruz farkında olmadan bi bakıyoruz 20 olmuşuz. Başlıyor bu sefer üniversite, staj, gelecek hayalleri. -bazıları için de evlilik düşüncesi-. Sanki insan kendini bi farklı hissediyor, büyük. Büyüklükle beraber ben olgunum artık diyor kendine, hayata hazırım - oysa ki değil. Neyse bu durumu ona çaktırmadan evet artık hayat senin deniliyor ve evet o hayatına başlıyor. Kendine güvenen, dimdik biri. Daha önce girmediği ortamlara giriyor, iş görüşmelerine, mülakatlara. İlk başta ne yapacağını şaşırsa da zamanla alışıcağını düşünerek ben artık büyüdüm, itibarım olacak düşüncesiyle emin adımlar atıyor kapıdan içeriye doğru. O kadar eğitim hayatı sonunda işe yaradı diyor kendi içinden. Aslında haklı evet işe yaradı kendine kattıkları şimdi onu belki de diğerleri diye sınıflandırdıklarından öne attı. Neyse bizim olgun kendini bulmaya çalışırken sanki hafif yenik düşüyor tempoya. Liseden ve üniversiteden farklı bir ortamda burada büyük bir rekabet var çünkü ve o da bunun içinde şu an yer almasa da ileride kendisini bu hırs dolu insanlar arasında biri olarak görebiliyor. Yok ben olmam asla düşüncesi bir tarafında onu tatmin ederken ya olursam seçeneği de aklını arada çelmeye devam ediyor. Yine yıllar geçiyor, bi bakıyor evet tam orada. Bu sefer geçmişi özlemeye, bu yarıştan çıkmaya bakıyor bir an önce. Eski rahatlığı, eğlencesi artık yok. İş saatleri, telefon görüşmeleri ve ciddi toplantıları var. Hep ciddi olması gereken yerler var, gülmek istediğinde bile susması gereken, hayır demek istediği halde evet demesi gereken yerler.  Her şeyden önemlisi yaşam mücadelesi var. 20 yaşında kapıdan dimdik çıkan o, 30larında benliğini hırs ve mücadeleyle bürümüş biri olarak kendi evinin kapısından içeri giriyor. Bu sefer yorgun,bitkin ama hala hırslı.

12 Şubat 2012 Pazar

-(m)asaydı,(mu)yduk ?

Zaman ve gün kavramı olmasaydı, herkes öylesine gelişi güzel yaşasaydı.
Zaman ve günlerden oluşan geçmiş denilen derin kuyu olmasaydı ve
geçmişin getirdikleri olmasaydı bizlere.
Napardık ? Daha özgürce düşünmeden hareket edebilir miydik ?
Yoksa yine yetişme ve bir şeyleri başarma, bir yerlere gelme, takdir edilme telaşı içinde hızlı adımlarla ilerlemeye mi çalışırdık ?
Yoksa durur muyduk, etrafımıza bakar mıydık biraz da olsa veya görebilir miydik
zamansızlığın, günsüzlüğün sessiz mutluluğunu ?

8 Şubat 2012 Çarşamba

Paris,Paris !

Her insanın kendini mutlu hissettiği, orda yaşadığı anların bitmesini istemediği, her şeyiyle kendini bütünleştirebildiği bir ülkesi, şehri vardır kafasında. Benim için de işte o yer Paris.  Her gidşimde her şeyiyle beni saran, asaleti ve ağırlığıyla kendini hep gösteren sade ama şık bir şehir Paris. Kibar, nostaljik ve romantik. Mimarisiyle her şeyiyle asaleti kendini gösteriyor. Yemek yenen her yer nostaljik kendine has ve özel. Paris bazılarına zor ve kasvetli gelse de beni içine alan çıkmak istemediğim ayrılması benim için zor olan bir şehir. Paris denilince akan sular duruyor kısaca benim için. Orası hayal dünyam, gelecek dünyam sanki. Ingilizceye karşı alerjisi olan insanlarıyla, büyük caddeleriyle,şık restoranlarıyla her şeyiyle Paris benim için apayrı,bambaşka

21 Ocak 2012 Cumartesi

siyah beyaz Sabrina

Bu ara eski filmlere merak sardım. Ordaki siyah beyazlık belkide hoşuma gitti. Bir arkadaşımın bana hediye olarak Audrey Hepburn’un Sabrina adlı filmini almasıyla başladı her şey. Uzun zamandır kendime vakit ayırıp film izleyemiyordum aldığım filmlerde uzaktan bana bakıyordu. Içlerinde yeni cıkmıs filmler de olsa benim aklımda Sabrinadaydı. Izlerken eski filmlerde olayların akışına baktım. Birdenbire şöförün kızıyla ev sahiplerinin oğulları arasında aşk doğuyor, şöförün kızı Paris’e yemek okuluna gidiyor ve geldiğinde iki erkekte bi parisienne kızdan etkileniyor. Sabrina’nın çocukluğundan beri sevdiği adam ona ait olmaya hazırlanırken o sert bir dönüş yaparak onun erkek kardeşine dönüyor ve onunla Paris’e gidiyor. Filmde her şey çok hızlı ilerliyor, aniden aşk aniden büyülenme. Bu hız bana çok tatlı geldi nedenini bilmiyorum, hoşuma gitti.
Renklerin sadece siyah beyaz olması, arada kopmalar olması nostaljik ruh halimi daha da tetikledi. O zaman bir filmde aşk bu kadar basitken günümüzdeki filmler de ve gerçek hayatta bunun zorluğunu düşündüm. Insanlar aşık olmak için bile düşünüyor, karşısındaki insane güvenemiyor. Oysa filmde tek bir bakış tek bir sarılma yeterliydi her şey için. Sabrina eskiden aşık olduğu adamın tek bir sözüyle ona safça bağlanıyor adam da aynı şekilde geçmişi unutup ona ait olmaya hazır olduğunu hissediyor. Aniden, hızlıca. Filmde aşkta vakit kaybetmeye gerek yok, gerçek hayatta da yok. Biz şu an bile soyut bir duygu olan aşkı yaşayamıyoruz sadece yaşadığımızı sanıyoruz bazı kişilerle. Eskilerden örnek almalıyız biraz, o duyguları eskiyi de tatmalıyız bugünün duygu değerlerini anlamak ve anlamlandırmak için. Benim bunu anlamamda tek bir filmdeki kareler ve replikler yeterli oldu. Yaşadığımız sığ duyguları bir kez daha anladım, siyah beyazları anlamlandırmayı, siyah beyaz aşk yaşamayı sevdim.

18 Ocak 2012 Çarşamba

çıkış yakında

Kurtuluştu belkide tüm isteği, kaçış.  Kendini tam anlattığını sanarken insanlar üstüne gelmeye devam ediyordu. Sanki kapana kısılmış ve herkes ona doğru geliyormuş gibi. O küçüktü etrafındakiler büyük, sert. Onu görmeden herkes içinden geldiğince yürüyordu, yuvarlanıyordu , çarpıyordu her seferinde. Her çarptığında aldığı darbeler onun canını yakarken o ne zaman kurtulucam sorusunu soruyordu kendine. Sadece kendine soruyordu, önemli olan da buydu zaten. Kendine sorabilmek, durumuyla yüzleşebilmek korkmadan.  Hiçbir zaman kalkmak için başkalarına ihtiyaç duymamıştı. Kurtulduğunu sanarken onu saran bu kaos bitmeliydi ve biticekti çünkü inanıyordu. Yolda yuvarlanarak bulacaktı çıkışı o.

11 Ocak 2012 Çarşamba

ikibinoniki


Yeni bi yıla gireli günler geçmiş olsa da bazen arkadan gelmek iyidir. Arkadan gelirken olanları daha iyi görür ve daha iyi anlamdırırsın çünkü. Hazmederek yoluna devam edersin.
Yeni yıl her zaman yeni beklentiler, umutlar olarak bizlere aktarılır. Her yer yılbaşı konseptine bürünür, insanlar ellerinde hediyeler koşuşturmaya başlarlar, davetler düzenlerler .  O gece sanki daha önce hiç eğlenmemiş ve sadece yılbaşı gecesinde dışarı çıkıyormuş gibi insanlar bütün kuvvetleriyle eğlenmeye kendilerini ve ruhlarını hazırlarlar. O gece yeniliğin başlangıç gecesi, yeniliktir. Ben iki-üç senedir her yılbaşında içimde garip bi duyguyla masaya oturup arkadaşlarımla eğleniyorum. Bir tarafımda hep bi durgunluk kendini hatırlattırıyor bana ben de burdayım diyor sanki. Bu durgunlukla çevremi izliyorum, eğlenenleri.  Susuyorum ve izliyorum. Hadi kalk dans et dendikçe kendimi daha da geriye çekiyorum. Bu garip durgunlaşan tarafıma hala anlam veremiyorum, neden olduğunu çözemiyorum. Arkadaşlarımlayım,yalnız değilim ama sanki bir şey benden eksik, uzakta gibi.
Garip bi hal beni sarıyor, eğlenmenin yanında düşündürüyor ve sadece yılbaşında beni ziyarete geliyor. O geceye özel ayarlanmış gibi sanki, mutlu yıllar diyerek el sallıyor yine uzaktan bazen de çok yakınımdan.