21 Ocak 2012 Cumartesi

siyah beyaz Sabrina

Bu ara eski filmlere merak sardım. Ordaki siyah beyazlık belkide hoşuma gitti. Bir arkadaşımın bana hediye olarak Audrey Hepburn’un Sabrina adlı filmini almasıyla başladı her şey. Uzun zamandır kendime vakit ayırıp film izleyemiyordum aldığım filmlerde uzaktan bana bakıyordu. Içlerinde yeni cıkmıs filmler de olsa benim aklımda Sabrinadaydı. Izlerken eski filmlerde olayların akışına baktım. Birdenbire şöförün kızıyla ev sahiplerinin oğulları arasında aşk doğuyor, şöförün kızı Paris’e yemek okuluna gidiyor ve geldiğinde iki erkekte bi parisienne kızdan etkileniyor. Sabrina’nın çocukluğundan beri sevdiği adam ona ait olmaya hazırlanırken o sert bir dönüş yaparak onun erkek kardeşine dönüyor ve onunla Paris’e gidiyor. Filmde her şey çok hızlı ilerliyor, aniden aşk aniden büyülenme. Bu hız bana çok tatlı geldi nedenini bilmiyorum, hoşuma gitti.
Renklerin sadece siyah beyaz olması, arada kopmalar olması nostaljik ruh halimi daha da tetikledi. O zaman bir filmde aşk bu kadar basitken günümüzdeki filmler de ve gerçek hayatta bunun zorluğunu düşündüm. Insanlar aşık olmak için bile düşünüyor, karşısındaki insane güvenemiyor. Oysa filmde tek bir bakış tek bir sarılma yeterliydi her şey için. Sabrina eskiden aşık olduğu adamın tek bir sözüyle ona safça bağlanıyor adam da aynı şekilde geçmişi unutup ona ait olmaya hazır olduğunu hissediyor. Aniden, hızlıca. Filmde aşkta vakit kaybetmeye gerek yok, gerçek hayatta da yok. Biz şu an bile soyut bir duygu olan aşkı yaşayamıyoruz sadece yaşadığımızı sanıyoruz bazı kişilerle. Eskilerden örnek almalıyız biraz, o duyguları eskiyi de tatmalıyız bugünün duygu değerlerini anlamak ve anlamlandırmak için. Benim bunu anlamamda tek bir filmdeki kareler ve replikler yeterli oldu. Yaşadığımız sığ duyguları bir kez daha anladım, siyah beyazları anlamlandırmayı, siyah beyaz aşk yaşamayı sevdim.

18 Ocak 2012 Çarşamba

çıkış yakında

Kurtuluştu belkide tüm isteği, kaçış.  Kendini tam anlattığını sanarken insanlar üstüne gelmeye devam ediyordu. Sanki kapana kısılmış ve herkes ona doğru geliyormuş gibi. O küçüktü etrafındakiler büyük, sert. Onu görmeden herkes içinden geldiğince yürüyordu, yuvarlanıyordu , çarpıyordu her seferinde. Her çarptığında aldığı darbeler onun canını yakarken o ne zaman kurtulucam sorusunu soruyordu kendine. Sadece kendine soruyordu, önemli olan da buydu zaten. Kendine sorabilmek, durumuyla yüzleşebilmek korkmadan.  Hiçbir zaman kalkmak için başkalarına ihtiyaç duymamıştı. Kurtulduğunu sanarken onu saran bu kaos bitmeliydi ve biticekti çünkü inanıyordu. Yolda yuvarlanarak bulacaktı çıkışı o.

11 Ocak 2012 Çarşamba

ikibinoniki


Yeni bi yıla gireli günler geçmiş olsa da bazen arkadan gelmek iyidir. Arkadan gelirken olanları daha iyi görür ve daha iyi anlamdırırsın çünkü. Hazmederek yoluna devam edersin.
Yeni yıl her zaman yeni beklentiler, umutlar olarak bizlere aktarılır. Her yer yılbaşı konseptine bürünür, insanlar ellerinde hediyeler koşuşturmaya başlarlar, davetler düzenlerler .  O gece sanki daha önce hiç eğlenmemiş ve sadece yılbaşı gecesinde dışarı çıkıyormuş gibi insanlar bütün kuvvetleriyle eğlenmeye kendilerini ve ruhlarını hazırlarlar. O gece yeniliğin başlangıç gecesi, yeniliktir. Ben iki-üç senedir her yılbaşında içimde garip bi duyguyla masaya oturup arkadaşlarımla eğleniyorum. Bir tarafımda hep bi durgunluk kendini hatırlattırıyor bana ben de burdayım diyor sanki. Bu durgunlukla çevremi izliyorum, eğlenenleri.  Susuyorum ve izliyorum. Hadi kalk dans et dendikçe kendimi daha da geriye çekiyorum. Bu garip durgunlaşan tarafıma hala anlam veremiyorum, neden olduğunu çözemiyorum. Arkadaşlarımlayım,yalnız değilim ama sanki bir şey benden eksik, uzakta gibi.
Garip bi hal beni sarıyor, eğlenmenin yanında düşündürüyor ve sadece yılbaşında beni ziyarete geliyor. O geceye özel ayarlanmış gibi sanki, mutlu yıllar diyerek el sallıyor yine uzaktan bazen de çok yakınımdan.