Bu ara eski filmlere merak sardım. Ordaki siyah beyazlık belkide hoşuma gitti. Bir arkadaşımın bana hediye olarak Audrey Hepburn’un Sabrina adlı filmini almasıyla başladı her şey. Uzun zamandır kendime vakit ayırıp film izleyemiyordum aldığım filmlerde uzaktan bana bakıyordu. Içlerinde yeni cıkmıs filmler de olsa benim aklımda Sabrinadaydı. Izlerken eski filmlerde olayların akışına baktım. Birdenbire şöförün kızıyla ev sahiplerinin oğulları arasında aşk doğuyor, şöförün kızı Paris’e yemek okuluna gidiyor ve geldiğinde iki erkekte bi parisienne kızdan etkileniyor. Sabrina’nın çocukluğundan beri sevdiği adam ona ait olmaya hazırlanırken o sert bir dönüş yaparak onun erkek kardeşine dönüyor ve onunla Paris’e gidiyor. Filmde her şey çok hızlı ilerliyor, aniden aşk aniden büyülenme. Bu hız bana çok tatlı geldi nedenini bilmiyorum, hoşuma gitti. Renklerin sadece siyah beyaz olması, arada kopmalar olması nostaljik ruh halimi daha da tetikledi. O zaman bir filmde aşk bu kadar basitken günümüzdeki filmler de ve gerçek hayatta bunun zorluğunu düşündüm. Insanlar aşık olmak için bile düşünüyor, karşısındaki insane güvenemiyor. Oysa filmde tek bir bakış tek bir sarılma yeterliydi her şey için. Sabrina eskiden aşık olduğu adamın tek bir sözüyle ona safça bağlanıyor adam da aynı şekilde geçmişi unutup ona ait olmaya hazır olduğunu hissediyor. Aniden, hızlıca. Filmde aşkta vakit kaybetmeye gerek yok, gerçek hayatta da yok. Biz şu an bile soyut bir duygu olan aşkı yaşayamıyoruz sadece yaşadığımızı sanıyoruz bazı kişilerle. Eskilerden örnek almalıyız biraz, o duyguları eskiyi de tatmalıyız bugünün duygu değerlerini anlamak ve anlamlandırmak için. Benim bunu anlamamda tek bir filmdeki kareler ve replikler yeterli oldu. Yaşadığımız sığ duyguları bir kez daha anladım, siyah beyazları anlamlandırmayı, siyah beyaz aşk yaşamayı sevdim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder